Moda Renkler

yazan: Ağustos 4th, 2010. kategori: moda

Bu kış gri ve bakır rengi genel olarak ürünlerde çok kullanılıyor. Bu konularda uzman olmasam da kendimde birşeyler karalamaya çalışıyorum. Uzun uzadıya yazmayacağım. Puma ‘nın iki modelini aşağıya koydum ve şahsi fikrim çocuk ayakkabısı gibi.. Ayrıca 2-3 kere giydikten sonra o parlaklıktan eser kalmayacağınıda düşünürsek herhalde almam.

Sahte Ürünler

yazan: Ağustos 3rd, 2010. kategori: moda

Daha neler göreceğiz merak ediyorum.

Önce resmi inceleyin..

Evet.. Gördüğünüz üzere ürün Nike.. Fakat bir farklılık var. Kenarlardaki desen Burberry! Acaba neden? Herhalde önce Burberry ayakkabının sahtesini yapmışlar. Kumaş artmış Nike ‘ta kullanmışlar.

Yapım Aşamasında

yazan: Ağustos 3rd, 2010. kategori: psd

Under Construction Page

Resolution: 1280×800
File Format: PSD
File Size: 504kB
Number of Items in Set: 2
Author: Free PSD File

Downloads: 678

Bu da köşe yazarı

yazan: Temmuz 27th, 2010. kategori: genel

Bu aralar lifestyle adı altında götüme benzeyen yazılar yazan köşe yazarlarına karşılık olarak Hasan Pulur ‘un bir yazısına sayfamda yer vermek istedim.

ONLAR GİTTİLER

SİZ kimleri arıyorsunuz? İsmet İnönü gibilerini mi, Münir Birsel gibilerini mi, Fethi Okyar gibilerini mi arıyorsunuz?

Eğer onlar gibilerini arıyorsanız, vazgeçin, o insanlar yağız atlara binip, çekip gittiler.

Boşuna aramayın…

***

MESELA bunlardan biri İsmet İnönü’dür, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, ana muhalefet liderliği yapmıştır. 1950′de Demokrat Parti iktidara geldikten sonra, 27 yıllık tek parti yönetiminin hesabı ondan sorulur. DP milletvekillerinden Ahmet Gürkan, bir gün Meclis kürsüsünden, İsmet Paşa’nın eşi Mevhibe Hanım’ın Malatya gezisinde Sümerbank fabrikasından 3 metre kumaş aldığını, parasını vermeyerek devleti soyduğunu söyler. Paşa akşam eve dönünce, özel muhasebecisi Vecihi Bereketoğlu’nu çağırır, böyle bir kumaş meselesini kendisinin de hatırladığını söyler.

Ertesi gün Meclis açılınca İsmet Paşa gündem dışı söz alır; dün kendisi için “Üç metre kumaşla devleti soydu” iddiasında bulunan Ahmet Gürkan’ın gözüne elindeki faturayı sokar:

“Evet, söyledikleri doğrudur, yalnız eksik söylemişlerdir, kumaş alınmış, bedeli de ödenmiştir, işte faturası!”

Siz, İsmet Paşa gibilerini mi arıyorsunuz…

Gittiler, gittiler, onlar yağız atlara binip gittiler.

***

YIL 1922, Kurtuluş Savaşı’nın meclisi, İçişleri Bakanı Fethi Okyar. Bakanlık bütçesi görüşülürken, Maraş Milletvekili Hasip Bey söz alır, şimdi söyleyeceklerini daha önce Fethi Okyar’ın yüzüne söylediği için, burada tekrarından çekinmeyeceğini söyler. Konu, Bakan’ın makam masasına 17.5 liraya bir hokka, kalem takımı almasıdır; milletvekiline göre, bu israftır, Meclis Başkâtibi’nin odasındaki hokka takımı ise 22.5 kuruştur, aynı işi görmektedir, Bakan’ın yaptığı israftır.

Milletvekili sözlerini şöyle bağlar:

“Biz hayat memat mücadelesi yapıyoruz, köylümüz bağrına taş basıyor, vergi veriyor. İsraf bir zihniyettir ve miktarla alakası yoktur. Eğer devlet bu acı hakikatleri kavrayıp tasarrufa riayet etmez ise, millet parasının üstüne gözbebeği gibi titremezse, sefahat gelenek haline gelir.”

İçişleri Bakanı Fethi Okyar cevap verir, adeta hatasını kabul etmiş gibidir. Hokka kalem takımının parasını şahsen ödemeye hazırdır. Tartışmalardan sonra araya Maliye Bakanı Hasan Bey girer.

Siz, Hasip Bey gibi milletvekillerini mi, Fethi Okyar gibi bakanları mı arıyorsunuz?

Gittiler, gittiler, onlar yağız atlara binip gittiler.

***

YIL 1948, tek partiden çok partiye geçiş, Meclis’te CHP çoğunluğu ve cılız bir DP muhalefeti vardır. Ticaret Bakanı’nın buğday ihracatında tedbirsiz davrandığı bir şirkete haksız kazanç sağladığı iddiasıyla hakkında araştırma yapılması istenmektedir. Buğday ihracatı yapan şirketin ortakların arasında Milli Savunma Bakanı Münir Birsel’in bulunduğu söylenir. Evet, doğrudur, şirketin 110 bin hisse senedinden 400′ü, yani yüzde 0,36’sı onundur. Bu hisse senetlerini milletvekili seçilmeden önce almıştır, buğday ihracatıyla hiçbir ilgisi yoktur.

Ve Bakan, konuşmasını şöyle tamamlayarak kürsüden iner:

“Bakanlıktan hakikatin aydınlatılması için istifa ediyorum. Bu memleket şerefli insanların elinde yükselir.”

Siz, hâlâ Münir Birsel gibilerini mi arıyorsunuz?

Gittiler, gittiler, onlar yağız atlara binip gittiler.

Onların yerini “Ben zenginleri severim!” diyenlerle “Çocuklarımın dikili ağacı yok!” diyenler aldı, servetlerinin kaynağını da annesinin çıkınıyla, oğlunun takılarıyla açıklayan, kaçak villa uzmanları aldı.

Elde bunlar var, idare edeceksiniz!

Onlara ters düşen, bir Cumhurbaşkanı Sezer var, onu da ilk fırsatta gönderecekler.

Hasan Pulur

Kentin kuruluşu üzerine rivayet muhtelif. En ünlüsü ve bilineni Megaralı göçmenlerinin yolculuğu. Bir de Evliya Çelebi’nin anlattığı var ki, tadına doyum olmuyor…
Efsaneye göre, Koressa’nın oğlu, Yunanistan’ın Megara kentinden genç Byzas, yandaşlarıyla birlikte, bölgedeki baskılardan kurtulmak, yeni bir kent kurmak ve özgürlüğünü ilan etmek için yola çıktı. Her şey iyiydi de, kent nerede kurulacaktı? O çağda, bilinmeyenleri bilinir kılan birisine, Delfoi kentindeki kâhine danıştı genç adam. Delfoi kâhini gideceği yeri tarif etti;
“Kentini kuracağın yer, körler ülkesinin tam karşısında olacak.” Byzas yola çıktı, aradı taradı, körler ülkesi diye bir yer yoktu. Sonunda, mola verdikleri bir deniz kıyısında, karşı sahile baktı ve bağırdı: “Bu insanlar kör mü, burası varken orada oturulur mu?”. Delfoi kâhinini hatırladı
genç adam; “Körler ülkesinin karşısında kuracaksın kentini.” Körler ülkesi, günümüzün Kadıköy’üdür! İstanbul’dan çok yıllar önce kurulmuştur “Khalkedonia”, yani Kadıköy. Byzas; ordusuyla gelip
soluklanmak için durduğu şimdiki Sarayburnu’nda, manzaranın muhteşem görüntüsünden adeta büyülenmişti. Khalkedonia’nın neden “Körler Ülkesi” tanımlamasını hak ettiğini anlamıştı artık. Çünkü, böyle cennet benzeri bir yer dururken, tam karşıda ve korumasız bir yerde kent kuranlar, ancak kör olabilirlerdi! Ol hikâye böyle. Temelleri Sarayburnu sırtlarında atılan kente, kurucusunun adı olan Byzas’tan dolayı, “Byzas’ın kenti” anlamında “Byzantion” dendi…

Tahta Kılıç Efsanesi : Fatih

yazan: Temmuz 18th, 2010. kategori: efsaneler

İstanbul’un fethine ilişkin efsaneleri hem Türkler hem de Bizanslı Rumlar da anlatır. Efsanelere göre, İstanbul gibi bir şehrin fethi, mucizelerle olabilirdi. ancak..
Bu mucizelerden birini anlatan Tahta kılıç efsanesi de şöyledir:
II. Sultan Mehmet’in saldırı üzerine saldırı tazelediği, Türk toplarının cehennemi bir ateşle surlarını dövdüğü kuşatma günlerinden bir gün, Tanrı bir meleğini Agapios adındaki bir keşişe gönderir. Melek, getirdiği tahta kılıcı Agapios’a verir ve bunu Bizans imparatoru Konstantinos Paleologos’a vermesini söyler. Bu kılıç sayesinde Türkler şehri alamayacaklardır.
Keşiş Agapios, kendisine verilen ilahi görevi yerine getirmek üzere hemen Bizans sarayına gider ve imparatorun huzuruna çıkarak;
“Yüce Tanrımız bu kılıcı size gönderdi efendimiz. Bu kılıcı alın ve onunla düşmanınız Türkleri yok edin!”
Konstantinos Paleologos kılıcı alır, ama tahtadan yapılmış olduğunu görünce müthiş öfkelenerek keşişe bağırır:
“Benim elimde şanlı Davud’un her savuruşta dört mızrak boyu uzayan olağanüstü kılıcı var. Bu tahta kılıç ne işime yarar ki!”
Saraydan kovulan ve kalbi kırılan keşiş, o üzüntü ve kızgınlıkla doğruca genç Türk padişahının huzuruna çıkar, hikâyesini anlatarak tahta kılıcı ona sunar. Genç padişah kutsal armağanı büyük bir sevinçle kabul eder. Kısa bir süre sonra Bizans düşer, genç Türk padişahı böylece “Fatih” olur…

Süleymaniye Camii Harcı Efsanesi

yazan: Temmuz 18th, 2010. kategori: efsaneler

Birkaç yıl önce Süleymaniye Camii’sinin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı anlaşılmış. Eğer çözüm bulunamazsa koca cami kısa bir zaman içinde yıkılacakmış. Caminin tüm taşıyıcı yükü kemerlerindeymiş. Bu kemerlerin ortalarında bulunan kilit taşları zamanla aşınmış. Ama elde yazılı bir proje olmadığı için nasıl değiştirileceği bilinmiyormuş.
Hemen Türkiye’nin en yetkin mühendis ve mimarlarından oluşan bir heyet oluşturulmuş. Ortaya bir sürü fikir atılmış. Her kafadan bir ses çıkmış ama sonuç alınamamış. Tartışmalar sürerken caminin içinde büyük bir karmaşa sürüyormuş. Ülkenin çeşitli bilim kuruluşlarından bir sürü mimar mühendis kemerleri inceliyormuş. Bu adamlardan biri ortalarda dolanırken kazara gizli bir bölme bulmuş. Bölmede üzerinde eski yazı olan bir not varmış. Uzmanlara inceletilen kağıdın orijinal olduğu belgelenmiş.
Bu kağıt parçası bizzat Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan bir mektupmuş. Mektupta yazılanlar tercüme ettirilince ortaya şöyle bir metin çıkmış. “Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl değiştirileceğini bilmiyorsunuz.” Koca Sinan kademe kademe kilit taşının nasıl değiştirileceğini anlatıyormuş. Heyet Sinan’ın söylediklerini aynen yapmış. Süleymaniye camisi böylelikle kurtarılmış. Bu mektup şu an Topkapı Sarayı’nda saklanıyormuş.

Toplam 6 sayfa, 2. sayfa gösteriliyor.12345...Son »